Marsta ‘hortum dansı’…! (Dancing dust devils on Mars…!)

Jezero Kraterinde dans eden ‘mini-hortum’lar…

Perseverance Views Dust Devils Swirling Across Jezero Crater
NASA’nın Perseverance aracının Marsta görüntülediği mini-hortumlar. (Kaynak: NASA/JPL-Caltech/SSI; space.com)

Perseverance Views Wind Lifting a Massive Dust Cloud
(Kaynak: NASA/JPL-Caltech/SSI; space.com)

Yararlanılan Kaynak:

Sakınan göze….! (JWST hit by micrometeoroid…!)

Meghan Bartels’in space.com’da 9 Haziran 2022’de yayımlanan haberinde, NASA’nın Uzay Teloskobu JWST’ye (James Webb Space Telescope) bir ‘mikrometeroid’in çarptığı duyuruldu…!

Görev bölgesine birkaç ay önce yerleştirilen bu teleskobun bilimsel-gözlemlerine başlamasından önce ayar ve kalibre işlemleri yapılmaktaydı…

Bu aracın, bilimsel açıdan değeri olacak ilk görüntüsünü alacağı 12 Temmuz 2022’ye bir ay kadar bir süre kalmışken böyle bir olayın yaşanmış olması, şüphesiz, bir talihsizlik…!

Yine, şüphesiz, bu uzay aracına, görev süresi içinde göktaşlarının çarpabileceği, tasarım sürecinde göz önünde bulundurulmuş bir olasılıktı…

Yine de, bu ‘küçük’ olayın, aracın ilk ‘resmi’ görüntüyü almasından önce gerçekleşmiş olması, uzay meraklılarının keyfini-biraz-kaçırdı…!

JWST uzaya 25 Aralık 2021’de gönderilmişti… Aracın fırlatılışından sonraki süreçte, işler beklendiğinden daha düzgün bir şekilde gerçekleşmişti…

NASA’dan 8 Haziran 2022’de yapılan açıklamada, gerçekte, JWST’ye birden fazla ‘mikrometeorit’ (uzay tozu) çarptığı söylendi…! (Uzay tozları dahi, sahip oldukları yüksek hız (yüksek enerji) sebebiyle, uzay araçlarında ‘delici’ etki yapabilmekte…) Yine, NASA’dan yapılan açıklamada, şimdilik, ‘endişeye gerek olmadığı’ söylenmiş… Meydana gelen bu hasarlar aracın alacağı görüntü kalitesinde önemli bir kayba yol açmayacak…

Lee Feinberg, (Webb optical telescope element manager , NASA’s Goddard Space Flight Center, Maryland, ABD), JWST’ye fırlatılışından bugüne kadar beş meteorit çarpmış olması beklenenle uyumlu olmakla birlikte, son çarpan mikrometeoritin beklenenden biraz ‘iri’ olduğunu söylemiş…!

JWST’ye, 23 ve 25 Mayıs 2022’de çarpan mikrometeorit’ler bu teleskobun ‘ana aynasının C3 kodlu parçasına’ isabet etmişti…

*

JWST, Güneş Dünya Sisteminin, Dünyadan 1.5 milyon kilometre uzağındaki (Dünyanın arkasındaki) L2 (Lagrange 2) bölgesinde dolanmakta…

Neticede, uzay ortamının kendi gerçekleri ve kendi kuralları mevcut… Tasarımcılar ne kadar dikkatli olsalar da, ‘son sözü’ uzay (ortamı) söylemekte…

Nitekim, son yıllarda Jüpiter’e gönderilen Juno aracında ortaya çıkan bir arıza da bu aracın planlanan görevlerinde önemli aksamalara ve ‘sınırlandırmalara’ yol açmıştı…

Umarız, Hubble Uzay Teleskobunda (başlangıçta) yaşandığı gibi, JWST’de de başka sürprizler yaşanmaz…!

Hubble’den farklı olarak, JWST’ye bir ‘onarım ekibi’ gönderme olanağı-maalesef-olamayacak…!

Yararlanılan Kaynaklar:

https://www.space.com/james-webb-space-telescope-suffers-micrometeoroid-impacts

https://blogs.nasa.gov/webb/2022/06/08/webb-engineered-to-endure-micrometeoroid-impacts/

Ingenuity alzaymır…(mı ?) oldu…! (Ingeniuty might gets alzheimer…?)

Carolyn Collins’in universetoday.com’da, 7 Haziran 2022’de yayımlanan bir haberinde, Mars Helikopteri Ingenuity’nin ‘alzaymır’ (!) olmuş olabileceği duyuruldu…; araç ‘yön duygusunu’ kaybetti…

Ingenuity’nin ‘Şef-Pilotu’ Havard Grip, meydana gelen bu arızaya rağmen, bu helikopterin bugüne kadar gösterdiği performanstan memnun olduğunu söylemiş…!

Marsta, bu aracın bulunduğu yarıkürede kış mevsiminin gelmekte olması sebebiyle, bu aracın uçuş yapmasından daha önemli olarak, (sıcaklığın -125 santigrad dereceye kadar düşebildiği) bu soğuk ortamda ‘hayatta kalabilmesi’ daha önemli olarak görülmekte…

Bu haberde, bu aracın Seyrüsefer Sisteminde mevcut olan bir (yunuslama/yatış: roll/pitch) pozisyon sensörün (inclinometer) arızalandığı duyuruldu…

Yine de, bu aracın uçuşlarını yöneten ekibin ‘kolay pes etmeyeceği’ söylendi…

A picture of the Ingenuity helicopter on the surface of Mars, taken by the Perseverance rover. Credit: NASA/JPL/Caltech
Ingenuity (Kaynak: NASA/JPL/Caltech; universetoday.com)

NASA mühendisleri şimdi, bu araçta kullanılan yazılımda değişiklik (kandırmaca !) yaparak, aracın bilgisayarına bu arızalı sensörün ‘eksikliğini hissettirmeden’, aracın kontrol altında uçuş yapabilmesinin yolunu bulmaya çalışıyor… Muhtemelen de… başaracaklardır…!

Araç bugüne kadar Marsta 28 uçuş gerçekleştirdi, ki, bu syı planlananın çok ötesindeydi…

Geçen Mayıs ayı başında da, araç üzerindeki bir bataryanın şarj edilememesi sebebiyle, bu araçla iletişim iki gün boyunca kaybedilmişti…

Mars Helikopterinin içinde bulunduğu Jezero Krateri, kış döneminde, şiddetli rüzgarların da esebildiği bir ortam…Ayrıca, Mars fırtınaları yoğun toz taşınmasına da yol açmakta… Tozlu Mars rüzgarları Güneş ışığını engelleyerek, Güneş panellerinin verimini de düşürecek bir etki yapmakta…

(Yine de, zaman zaman ortaya çıkan hortumlar, araçların toz-birikmiş Güneş Panellerinin temizlenmesine de yardımcı olabilmekte…! (Daha önce Mars yüzeyinde dolandırılan Spirit ve Opportunity araçları Mars’ın sunduğu bu ‘olanaktan’ yararlanmıştı…! (Haliyle, ortaya çıkabilecek çok güçlü bir hortum, Mars Helikopterini ‘tepetaklak’ da edebilir… 🤞

Mars’ın soğuk-kuzey bölgesine 2007’de indirilen aracı Phoenix beklenenden soğuk geçen kışı atlatamamış ve ‘Beni bu Mars havaları mahvetti’ deyerek, görevini sonlandırmıştı…!

Umarız, Ingenuity’nin sonu da Phoenix’e benzemez…!

Yararlanılan Kaynak:

Marsa neden gitmeliyiz…? (Why should we go to Mars…?)

Mars. ‘kızıl ve özel’ rengi sebebiyle, ayrıca, gökyüzünde zaman zaman büyüyüp küçülmesiyle (yaklaşıp uzaklaşmasıyla) insanların birkaç binyıldan beri ilgisini çekti…; yakından izlendi… Mars, Ay’ı (görüntü olarak) ‘bölerek’, savaş kararlarının alınmasına dahi sebep oldu…! (Merak edenler MS. 610’da gerçekleştiği ileri süren astronomik olayı (occultation) araştırabilir…)

*

Başta Elon Musk olmak üzere, Marsa gidiş için hazırlık yapanların sayısı artmakta… Elon Musk, Marsa gidenler kullanabilsin diye, elektrikli bir (Tesla) otomobili, halen, Mars yörüngesine (!) göndermiş durumda…; Marsa ilk ulaşana hediye edilecek…(!)

Son onyıllarda, Mars ortamı daha fazla bilinir hale geldikçe/getirildikçe, Marsa gitmeyi planlayanlardan, bu ziyareti ertelemenin daha uygun olacağını düşünenlerin sayısı da arttı…!

Her şeye rağmen, Marsa gidiş hedefini sürdürmeli miyiz…?

‘Bilimsel Tanıtım’ Sitelerinin önde gelenlerinden olan ‘evrimagaci.org’da (Çağrı Mert Bakırcı) bu konuda yayımlanan bir yazının, burada tekrar yayımlamanın uygun olacağını düşündük ve aşağıda sunduk…:

’18 Şubat 2021 tarihi, Mars araştırmalarında yeni bir çağı başlattı: Perseverance aracı, Mars yüzeyine başarıyla inen 5. araç oldu. Birçok kişi bu konuya heyecan duyuyor olsa da, bazıları Dünya’da bu kadar dert tasa varken neden Mars ile para ve zaman kaybettiğimizi sorguluyor. Bu, belki yerinde bir sorgulama; ancak Amerikalı uzay mühendisi, yazar ve Mars Cemiyeti’nin kurucusu Dr. Robert Zubrin’in bu konuda çok iyi cevapları var.

Elon Musk’ın Mars aracı (Temsili)

Kızıl Gezegen: Mars’a Neden Gitmeliyiz?

İnsanlı Mars Görevleri İçin Hangi Teknolojiler Gerekiyor? Ve Bunları Neden Bir An Önce Gerçek Kılmalıyız?

Amerikalı havacılık mühendisi, yazar ve Mars Cemiyeti’nin kurucusu Dr. Robert Zubrin’in NASA’nın Ames Araştırma Merkezi’nde yaptığı bir konuşmasında, “Mars’a neden gitmeliyiz, bu girişimi neden desteklemeliyiz?” şeklinde gelen bir soruya verilmiş muhteşem bir cevabı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Son zamanlarda izlediğimiz en güçlü, en net, en fazla paylaşılmayı hak eden videolardan birisi! Sizden ricamız, bu videoyu yayabildiğiniz kadar fazla araçtan, iletebildiğiniz kadar fazla insana iletmeniz. Lütfen izleyin ve izletin.

Neden Mars’a Gitmeliyiz?

Bence Mars’ın uzay programımızın hedefinde olması için 3 neden var: Kısaca söyleyecek olursak: Mars’ta gelecek var, meydan okuma var ve bilim var.

Mars’ta Bilim Var!

Mars’ta bilim var; çünkü bir zamanlar sıcak ve ıslak bir gezegendi. Üzerinde bir milyar yıldan daha uzun bir süre sıvı su bulunuyordu. Bu, Dünya’da yaşamın ortaya çıkması için gerekenden 5 kat daha uzun bir süre. Eğer yaşamın kimyasal yollardan kendiliğinden ortaya çıktığı doğruysa, eğer etrafta sıvı su ve çeşitli elementler ve yeterince zaman varsa, Mars’ta da yaşam olmalıdır. Sonradan yok olduysa bile! Ve eğer Mars’a gidip var olmuş yaşamın fosillerini bulursak bu bize, yaşamın evrende ortaya çıkmasının sıradan bir olay olduğunu gösterecektir.Ya da Mars’a gidip, bir zamanlar su kütleleri olduğuna dair kanıtlar bulursak fakat geçmiş yaşama dair iz göremezsek bu da bize, yaşamın normal kimyasal yollarla ortaya çıkmasının yüksek olasılıklar dahilinde olmadığını, bu sürecin tamamen şansa bağlı olasılıklar barındırdığını ve evrende yalnız olabileceğimizi gösteriyor.

Dahası, Mars’a gidip toprağını kazabiliriz; çünkü yer altında sıvı su var. O suya ulaşabiliriz ve belki yaşamı o anda, orada bulabiliriz. Bulduğumuz kanıtların biyolojik ve biyokimyasal yapısını incelersek, Mars’taki yaşamın Dünya’daki yaşam ile aynı olup olmadığını bulabiliriz. Çünkü Dünya’daki bütün yaşam biyokimyasal seviyede her yerde aynıdır. Her yerde aynı aminoasitleri, her yerde RNA ve DNA’nın aynı şekilde kopyalanıp bilgi aktardığını görüyoruz.

Yaşam böyle olmak zorunda mı, yoksa yaşam bundan çok daha farklı olabilir mi? Biz, yaşamın ta kendisi miyiz, yoksa çok sayıda olasılıktan sadece biri miyiz? İşte bu, gerçek bilim!

Bunlar, insanların binlerce yıldır üzerinde düşündüğü en temel sorular. Yaşamın Evren’deki yeri… Bu, Ay’a gidip, kraterlerin yaşını belirleyip, Geophysical Research dergisinde güvenilir bir makale yayınlamaya yetecek kadar veri toplayıp, bir üniversiteden kadro kapmaya benzemez. Bu, hipotez-temelli, eleştirel bilimdir. Gerçek bilim!

Mars’ta Meydan Okuma Var!

İkincisi: Meydan okuma… Bence toplum da aynı bireyler gibidir. Eğer zorlukların üstesinden gelmeye çalışmazsak, gelişemeyiz. “İnsanlar Mars’a Programı”, toplumumuz, özellikle gençler için son derece faydalı ve üretkenliğe teşvik edici olacak. “İnsanlar Mars’a Programı”, bugün okulda olan her bir çocuğa “Bilimi öğrenin ve bir gün siz de yeni diyarlar bulacak kâşifler olabilirsiniz!” diyecek.

Bu programdan milyonlarca bilim insanı, mühendis, mucit, teknolojik girişimci, doktor, medikal araştırmacı edineceğiz. Bu program, bilgi sermayemize o kadar faydalı olacak ki, programın giderleri bunun yanında bir hiç kalacak.

Mars’ta Gelecek Var!

Ve son olarak, bu bizim geleceğimiz. Mars, üzerinde yaşam ve dolayısıyla medeniyet için gerekli bütün kaynaklara sahip, en yakın gezegen. Eğer yapabileceğimiz şeyi zamanımız içinde yaparsak, o küçük Plymouth Rock yerleşim birimini Mars’a kurarsak, 500 yıl içinde Mars’ta ve yakın yıldızlararası uzayda yeni yerleşim ve medeniyet bölgeleri açılacaktır.

Karşıma çıkan herhangi bir Amerikalı’ya sorsam: 1492’de ne oldu? Bana Kolomb’un denize açıldığını söyleyeceklerdir. Bu doğru, açıldı. Ancak 1492’de olan tek şey bu değil. 1492’de İngiltere ve Fransa barış antlaşması imzaladı. 1492’de Borgia ailesine papalık unvanı verildi. 1492’de Dünya’nın en zengin adamı Lorenzo de Medici öldü. Birçok şey oldu.

Eğer 1492’de gazete olsaydı, manşetlerinde bunlar yazardı! İtalyan bir dokumacı oğlunun birkaç gemiyle hiçliğe doğru açıldığı yazmazdı! Ancak biz, Kolomb’u hatırlarız! Borgia’nın papalığı almasını değil!

Bundan 500 yıl sonra insanlar Irak’ta kimin galip geldiğini hatırlamayacak. Veya Suriye’de… Kimin girip kimin çıktığını da değil! Fakat, onların uygarlıklarını mümkün kılmak için neler yaptığımızı hatırlayacaklar!

Bu, bizim yapabileceğimiz en önemli şey! Zamanımız dahilinde yapabileceğimiz en önemli şey! Eğer olağanüstü, önemli ve muhteşem bir şey yapmaya gücün yetiyorsa, onu yapmalısın!

Evrim Ağacı İncelemesi

Zubrin’in 500 yıllık analizi, elbette şu anda olup bitenin hiçbir önemi olmadığı anlamına gelmiyor; sonuçta modern bilimin şu anda neler yapıp neler yapamayacağını elbette aktüel siyaset belirliyor. Ama eğer ki Dünya’nın veya Türkiye’nin dertleri bitmediği için uzaydaki geleceğimiz ile ilgili hiçbir proje geliştirmememiz, hiçbir adım atmamamız gerektiğini düşünüyorsak, bu kendi geleceğimizi katletmek demek olacak. Çünkü dertlerin bitmesini beklersek, o gün asla gelmeyecek. Bir düşünün: Türkiye’de veya Dünya’da dertler biter mi!? Bu konuya birazdan daha detaylı bir şekilde döneceğiz.

Ancak şunu anlamamız gerekiyor: O bitmeyen dertler yeterince birikip de, bu gezegende var olamayacak noktaya gelirsek, alternatif yaşam alanları bulmak için yeterli vaktimiz olmayacak. İşte tam da bu nedenle bir kısmımız buradaki, Dünya’daki sorunları çözmeye devam ederken, bir kısmımız gözünü diğer gezegenlere ve yıldız sistemlerine dikmeli. Ve her iki taraf da birbirini desteklemeli.

Birçok önemli bilim insanının dikkat çektiği ve uyardığı gibi, yeni nesil gelecekten bilimsel bir beklenti ile büyümüyor. Hatırlayacak olursanız, eskiden “uçan arabalar”, “ışınlanma”, “Ay yolculuğu”, “genetik mühendisliği” vb. konulara dair heyecanlı beklentilerle büyürdük. Birçok insan, bu nedenlerle bilime yönelirdi. Günümüzde teknolojinin yaygınlaşmasıyla yine ilgili olan kişiler bilime yöneliyorlar; fakat o eski yaygın heyecanı bulmak çok güç. Bilim, halkın anlamaktan iyice uzaklaştığı, uç bir uğraş haline geliyor.

Ama bu doğru değil. Her birimiz, Dünya’yı değiştirebilecek, çığır açacak keşif, buluş, icatlar yapabilecek potansiyele sahibiz. Tek yapmamız gereken, bu potansiyeli açığa çıkarmak. Yukarıdaki video, işte tam da buna dair çok önemli noktalara değiniyor. Zubrin’in bu konuşmasıyla ilgili değindiği noktaları incelediğimiz bir videomuzu buradan izleyebilirsiniz:

Mikroorganizma biyolojisi denince akla tek bir eser gelir: Brock’un Biyolojisi. Bu kitabı edinerek, gözle görünmeyen dünyanın kapılarını sonuna kadar aralamanız mümkün!

Uzay, gerçekten heyecan vericidir. Uzaya gözlerini dikmiş biri, ufak bir toz zerreciği bile olmayan Dünya üzerinde birbirini yiyen insanların ne kadar zavallı olduğunu anlar. Hayata bakışı değişir. Bill Nye’ın dediği ve videomuzda da bahsettiğimiz gibi, bir uzay programı olan ülkelerin umudu vardır, heyecan kaynağı vardır. Çünkü uzay bize sonsuz fırsatlar sunar. Dünya da aslında öyledir; ancak Dünya’nın yüzölçümüne göre insanın hırsları ve nefretinin boyutu ölçüsüzdür. 

Örneğin yukarıdaki fotoğrafta görülen Benjamin isimli ufaklık, Noel hediyesi olarak bir uzay kostümü almış. Bu kostüm onu öylesine etkilemiş ki, ayna karşısında saatlerce dikilerek kendisine bakmış, gözlerini alamamış. Daha sonradan Benjamin’in amcası, onu NASA Kennedy Uzay Merkezi’ne götürme kararı almış, çünkü onu bilime yönlendirmek, heyecanını desteklemek istiyormuş. Fotoğraftaki daha büyük olan yeğeni ve kız arkadaşıyla birlikte götürmüşler ve orada bu fotoğrafı çekmişler. Fotoğraf, duvarın içine yerleştirilen bir pleksiglas sayesinde çekilebilmiş: Küçük Benjamin duvarın bu tarafında, amcası ise duvarın arka tarafında (pleksiglasın arkasında) duruyor.

Hikayenin devamı da çok hoş: Amcaları, bu fotoğrafı internet üzerinden paylaştığında, fotoğraf NASA çalışan David Hitt’in eline kadar ulaşmış. Oradan da Uzay Fırlatma Sistemleri Yöneticisi Todd May’e kadar gitmiş. Onlar da, Benjamin’in bilim ve uzay tutkusunu daha da desteklemek için, özel bir paket göndermişler. Paket içerisinde uzay araştırmalarına dair kitaplar, yapışkanlar, kitap ayraçları gibi birçok ufak tefek ama heyecan verici cisim bulunuyor. Tabii NASA’nın en geç 2038’de başarmayı umduğu, Mars’a ilk insanı indirme projesi olan ORION’a dair de bol bol bilgi bulunuyor.

Kim bilir? Belki de ufak Benjamin, gelecekte Mars’ı bizzat keşfeden ilk insanlardan birisi olacak…

Milyonlarca İnsan Açlıktan Ölürken, Mars’a Milyarlarca Dolar Para mı Akıtacağız?

Bu soru, yeni bir soru değil; onlarca yıldır her uzay görevinde gündeme getirilen, artık klişeleşmiş bir soru. Ancak bu soruya cevap vermek, uzay görevlerinin neden tartışmasız bir şekilde önemli olduğunu ve birçok kişinin uzay görevlerine karşı geliştirdiği argümanların büyük bir kısmının da çözümünün uzay görevlerinde yattığını anlamak açısından önemlidir. Bunu yapmanın güzel bir yolu, 1970 senesinde NASA Yardımcı Başkanı Dr. Ernst Stuhlinger’in, NASA’nın insanları Mars’a gönderme projelerini temellendirmeye başladığı zamanlarda Zambiyalı rahibe Mary Jucunda’dan aldığı mektuba verdiği cevabı okumaktır.

Mektupta rahibe, NASA’ya, “Dünya’da bu kadar açlık, hastalık var iken uzay keşfi için para harcamaya gerek var mı?” diye sorar. Masasına bu mektup ulaştığında Stuhlinger, bir cevap yazmaya karar verir. Mektupta şu satırları yazar:

Mektubunuz, bana her gün ulaşan birçok kişinin mektubundan biriydi, ama beni diğerlerinden daha derinden etkiledi; çünkü arayışta olan bir zihnin ve şefkatli bir kalbin derinliklerinden geldiği çok belli. Sorunuza, elimden geldiğince, en iyi şekilde cevap vermeye çalışacağım.

Bununla birlikte, öncelikle size ve tüm cesur kız kardeşlerinize büyük hayranlığımı ifade etmek istiyorum, çünkü hayatlarınızı insanın en asil davasına adıyorsunuz: ihtiyacı olan yoldaşlara yardım etmeye…

Mektubunuzda, bu dünyadaki pek çok çocuğun açlıktan öldüğü bir zamanda, Mars’a yapılacak bir yolculuk için milyarlarca dolarlık harcamayı nasıl önerebileceğimi sordunuz. Benden, “Ah, açlıktan ölen çocuklar olduğunu bilmiyordum, ama bundan sonra insanlık bu sorunu çözene kadar her türlü uzay araştırmasından vazgeçeceğim!” gibi bir cevap beklemediğinizi biliyorum. Aslına bakarsanız, Mars gezegenine bir yolculuğun teknik olarak mümkün olduğunu keşfetmeden çok önce, kıtlık yaşayan çocuklardan ziyadesiyle haberdardım.

Bununla birlikte, birçok arkadaşım gibi, Ay’a ve sonunda Mars’a ve diğer gezegenlere seyahat etmenin şu anda üstlenmemiz gereken bir girişim olduğuna inanıyorum ve hatta bu projenin uzun vadede, Dünya’da yüzleştiğimiz bu ciddi sorunların çözümünde, yıllardır tartışılan ve istişare edilen ama somut sonuçlar vermede son derece yavaş olan diğer birçok potansiyel yardım projesinden daha fazla katkı sağlayacağına inanıyorum. Uzay programımızın dünyevi sorunlarımızın çözümüne nasıl katkıda bulunduğunu daha ayrıntılı olarak açıklamaya çalışmadan önce, tartışmayı desteklemeye yardımcı olabilecek, gerçek olduğu iddia edilen bir hikayeyi kısaca anlatmak istiyorum.

Yaklaşık 400 sene önce, Almanya’nın küçük bir şehrinde, hayırsever bir kont yaşamaktaydı. Gelirinin büyük kısmını fakirlere dağıtırdı. Onun bu davranışı, halk tarafından oldukça hoş karşılanmaktaydı; çünkü yoksulluk, o zamanlarda günümüzdekinden bile daha büyük bir sorun idi ve bulaşıcı hastalıklar da her tarafı kasıp kavurmaktaydı.

Bir gün kont, evinde ufak bir laboratuvarı olan tuhaf bir adamla tanıştı. Bu tuhaf adam, akşamları laboratuvarında birkaç saat geçirebilmek için gündüzleri çok ağır bir şekilde çalışmaktaydı. Tuhaf adam, laboratuvarında cam parçalarından minik lensler yapıyordu, bu lensleri tüpler içine yerleştiriyordu ve bu yaptığı aleti kullanarak, çok küçük nesnelere bakabiliyordu. Kont, adamın yaptığı alet sayesinde ulaştığı güçlü büyütme gücü ile gözleyebildiği, daha önce hiç görmediği minik yaratıklardan özellikle etkilenmişti. Adamı, laboratuvarını da alıp kendi şatosuna taşınmaya, kontun ailesinin bir üyesi olmaya ve bundan sonra tüm zamanını, kontun özel bir çalışanı olarak, optik aletlerinin geliştirilmesine ve mükemmelliğine adamaya davet etti.

Olaylar böyle gelişirken, şehir sakinleri söylenmeye ve sinirlenmeye başladılar çünkü kontun, gelirini “gereksiz” bir amaca harcamakta olduğunu düşünüyorlardı. “Biz burada veba salgınından ve yoksulluktan ölürken, bu adam faydasız bir hobi için servet harcıyor!” diyorlardı. Kont ise sakinliğini koruyarak, “Size gücüm yettiği kadar yardım ediyorum; ama bu adama ve çalışmalarına da destek olacağım; çünkü eminim ki onun işleri, bir gün karşılığını verecektir.” diyordu.

Nitekim öyle de oldu. O yabancının ve benzerlerinin zahmetleri sonucu, mikroskop icat edildi, geliştirildi ve üretimine başlandı. Mikroskop ve onun sayesinde yapılan çalışmalar, veba salgınına karşı ve benzeri bulaşıcı hastalıkların dünya genelinde silinmesine yönelik olarak, herhangi bir diğer icattan çok daha fazla katkı sağladı. Veba salgınını dünyadan yok etmemizdeki en büyük etken, mikroskoptu. O kont, gelirinin bir kısmını o ufak şeyleri gösteren camlara ayırarak, tüm gelirini fakirlere dağıtarak sağlayabileceği katkıdan çok daha fazla katkı sağladı.

Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, pek çok açıdan benzerdir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, yıllık bütçesi dâhilinde yaklaşık 200 milyar dolar harcıyor. Bu para; sağlık, eğitim, refah, kentsel dönüşüm, otoyollar, ulaşım, dış yardım, savunma, koruma, bilim, tarım ve ülke içinde ve dışında birçok tesise gidiyor. Bu ulusal bütçenin yaklaşık %1,6’sı, bu yıl uzay araştırmalarına tahsis edildi.

Uzay programı, Apollo Projesi ve uzay fiziği, uzay astronomisi, uzay biyolojisi, gezegen projeleri, yer kaynakları projeleri ve uzay mühendisliğindeki diğer birçok küçük projeyi içerir. Yılda 10.000 dolar geliri olan ortalama bir Amerikan vergi mükellefi, uzay programı için gereken bu harcamayı mümkün kılmak için yılda yaklaşık 30 dolar vergi ödüyor. Gelirinin geri kalanı olan 9.970 dolar, geçimine, eğlencesine, birikimlerine, diğer vergilerine ve diğer tüm harcamalarına kalıyor.

Muhtemelen şimdi soracaksınız: “Neden ortalama bir Amerikan vergi mükellefinin ödediği 30 uzay dolarından, 5 veya 3 veya 1 doları alıp, bu doları aç çocuklara göndermiyorsunuz?” Bu soruyu cevaplamak için, bu ülkenin ekonomisinin nasıl işlediğini kısaca açıklamam gerekiyor – ki diğer ülkelerde de durum çok benzer.

Hükümet, bir dizi bakanlıktan (İçişleri, Adalet, Sağlık, Eğitim ve Refah, Ulaşım, Savunma ve diğerleri) ve bürolardan (Ulusal Bilim Vakfı, Ulusal Havacılık ve Uzay İdaresi ve diğerleri) oluşur. Hepsi yıllık bütçelerini, görev tanımlarına göre hazırlar ve her biri, bütçesini kongre komitelerinin aşırı sert taramalarına ve Bütçe Bürosu ve Başkan’ın ekonomi üzerindeki ağır baskılarına karşı savunmalıdır. Fonlar, nihayet Kongre tarafından tahsis edildiğinde, yalnızca bütçede belirtilen ve onaylanan kalem kalemleri için harcanabilir.

Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) bütçesi, doğal olarak, yalnızca havacılık ve uzay ile doğrudan ilgili öğeleri içerebilir. Bu bütçe, Kongre tarafından onaylanmasaydı, bunun için önerilen fonlar başka bir şey için kullanılamazdı. Basitçe, bu fonlar, vergi mükelleflerinden toplanmazdı veya diğer departmanlardan birinin bütçesi, uzay için harcanmayan fonlara karşılık gelecek düzeyde bir artış için onay alırsa, o amaçla vergi mükelleflerinden para toplanabilirdi. Bu kısa açıklamadan, aç çocuklar için desteğin, ya da daha doğrusu, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu çok değerli amaca yönelik halihazırda dış yardım şeklinde yaptığı yardımlara ek bir desteğin, ancak ve ancak bunu yapmaya uygun bir departman bütçe kalemi sunarsa ve eğer bu bütçe kalemi, daha sonra Kongre tarafından onaylanırsa elde edilebileceğini fark ediyorsunuzdur.

Şimdi, hükümetimizin böyle bir hamlesini şahsen destekleyip desteklemediğimi sorabilirsiniz. Cevabım, kesin bir evet. Nitekim, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, eğer aç çocukları beslemek için yıllık vergilerimin birkaç dolar daha artırılması gerekiyorsa, bunu seve seve kabul ederdim.

Tüm arkadaşlarımın da benimle aynı şekilde hissettiğini biliyorum. Ancak böyle bir programı, sadece Mars’a seyahat planları yapmaktan vazgeçerek hayata geçiremeyiz. Aksine, uzay programı için çalışarak, Dünya’daki yoksulluk ve açlık gibi ciddi sorunların rahatlamasına ve hatta, nihai çözümüne bir miktar katkıda bulunabileceğime bile inanıyorum.

Açlık sorununa çözüm, 2 aşamalıdır: Gıda üretimi ve dağıtımı. Tarım, hayvancılık, balıkçılık ve benzeri diğer kitlesel operasyonlar üzerinden gıda üretimi, Dünya’nın çeşitli yerinde yeterliyken, diğer birçok bölgesinde yetersizdir. Mesela boşaltma havzası kontrolü, gübre kullanımı, hava durumu öngörüsü, verimlilik değerlendirmesi, ekim programlaması, alan seçimi, ekim alışkanlığı, ekime hazır hale getirmek için zamanlama, ürün araştırması ve hasat planlaması gibi şeyler için etkili yöntemler geliştirilebilirse, çok büyük topraklar, tarıma elverişli hale getirilebilir.

Tüm bunların gelişimini sağlamak için en iyi araç, hiç şüphesiz ki yapay bir Dünya uydusudur. Yüksek irtifada yerin etrafında dönen bu uydu, kısa bir zamanda geniş alanları görüntüleyebilecektir; toprağın, hasatın, kuraklığın, yağmurun, karla kaplanan alanın gibi diğer birçok faktörleri gözlemleyebilecektir ve tartabilecektir, aynı zamanda bunları, etkili bir şekilde kullanılması için yerdeki istasyonlara iletebilecektir. Dünya çapında tarımsal iyileştirmeler için bir program dahilinde çalışan, yer kaynakları, sensörler ile donatılmış mütevazı bir yeryüzü uydu sisteminin bile, yıllık mahsulü milyarlarca dolara eşdeğer artıracağı tahmin ediliyor.

Gıdanın ihtiyaç sahiplerine dağıtılması ise bambaşka bir sorundur. Sorun, nakliye hacminde değil, uluslararası işbirliğindedir. Küçük bir ulusun hükümdarı, büyük bir ulus tarafından ülkesine büyük miktarlarda yiyecek gönderilmesi ihtimalinden çok rahatsız olabilir, çünkü yiyecekle birlikte ülkesine dış etki ve yabancı güç girebileceğinden korkacaktır. Korkarım ki açlıktan etkin bir şekilde kurtulmak, uluslar arasındaki sınırlar bugün olduğundan çok daha az bölücü hale gelmeden mümkün olmayacak. Uzay uçuşunun bu mucizeyi bir gecede gerçekleştireceğine inanmıyorum. Ancak uzay programı, kesinlikle bu yönde çalışan en umut verici ve güçlü parçalardan biridir.

Size sadece Apollo 13’ün yakın zamandaki trajedisini hatırlatmama izin verin. Astronotların Dünya’ya kritik önemdeki yeniden giriş zamanı yaklaştığında, Sovyetler Birliği, olası herhangi bir sinyal etkileşimini önlemek için, Apollo Projesi tarafından kullanılan frekans bantlarındaki tüm Rus radyo yayınlarını durdurdu. Ayrıca Rus gemileri, acil bir kurtarma gerekebilir diye, Pasifik’te ve Atlantik Okyanusları’nda konuşlandı. Astronot kapsülü, eğer ki bir Rus gemisinin yanına inmiş olsaydı, Ruslar, sanki Rus kozmonotları bir uzay yolculuğundan dönmüşler gibi, onları kurtarmak için hiç şüphesiz ellerinden gelen tüm özeni ve çabayı harcayacaklardı. Rus uzay yolcuları benzer bir acil durumda olursa, Amerikalılar da hiç şüphesiz aynısını yapacaklardır.

Yörüngeden araştırma ve değerlendirme yoluyla daha yüksek gıda üretimi ve geliştirilmiş uluslararası ilişkiler yoluyla daha iyi gıda dağıtımı, uzay programının dünyadaki yaşamı ne kadar derinden etkileyeceğinin sadece iki örneğidir. Başka iki örnek vermek istiyorum: teknolojik gelişmenin teşvik edilmesi ve bilimsel bilginin oluşturulması.

Ay’da seyahat eden bir uzay aracının bileşenlerine uygulanması gereken yüksek hassasiyet ve aşırı güvenilirlik gereksinimleri, mühendislik tarihinde tamamen emsalsizdir. Bu zorlu gereksinimleri karşılayan sistemlerin geliştirilmesi, bize yeni malzeme ve yöntemler bulmak, daha iyi teknik sistemler icat etmek, üretim prosedürlerini iyileştirmek, aletlerin ömrünü uzatmak ve hatta yeni doğa yasalarını keşfetmek için eşsiz bir fırsat sağladı.

Yeni edinilen tüm bu teknik bilgi, aynı zamanda Dünya’ya yönelik teknolojilere de uygulanabilmektedir. Uzay programı sonucu geliştirilen teknik inovasyonlardan her sene binlercesi; mutfak ve tarla ekipmanı, dikiş makinası ve radyolar, gemiler ve uçaklar, meteoroloji ve fırtına uyarısı, iletişim, tıp enstrümanları gibi Dünya’da kullandığımız teknolojiler arasında kendine yer bulmaktadır.

Muhtemelen şimdi, kalp hastaları için bir uzaktan okuma sensörü sistemi oluşturmadan önce, Ay’a yolculuk yapan astronotlarımız için neden bir yaşam destek sistemi geliştirmemiz gerektiğini soracaksınız. Cevap basittir: Teknik problemlerdeki çözümler, genelde doğrudan değil de, öncelikle daha yüksek bir motivasyon sağlayan, daha geniş bir hayal gücünü tetikleyen, daha zorlu bir görev belirlemekle elde edilmektedir. Bu zorluk, bir katalizör görevi görmekte ve keşif hızını artırmaktadır.

Uzay seyahatinin de böyle rol oynayacağından şüphe yoktur. Mars’a yapılacak seyahat, kesinlikle açlar için doğrudan bir gıda kaynağı olmayacaktır. Ama bu program, öyle yeni teknolojilere ve imkânlara yol açacaktır ki, bundan doğan yan ürünler bile, tek başlarına, bu programın masraflarından kat kat değerli olacaktır. 

Yeni teknolojilere olan ihtiyaç bir yana, gezegenimizdeki insan hayatını geliştirmek istiyorsak, bilimimizi geliştirmeye de devamlı ihtiyaç duymaktayız. İnsan hayatı için bir tehdit unsuru olan açlık, bulaşıcı hastalık, gıda ve su kirliliği, çevre ve hava kirliliği gibi tüm sorunlarla baş edebilmek için fizikte ve kimyada, biyoloji ve fizyolojide ve özellikle tıpta daha çok bilgiye ihtiyacımız var.

Kariyer olarak bilimi seçen daha fazla genç erkeğe ve kadına ihtiyacımız var. Benzer şekilde, meyvelerini toplayacağımız araştırma çalışmalarına katılma konusunda yetenek ve kararlılığa sahip bilim insanları için, daha fazla desteğe ihtiyacımız var. Zorlu araştırma hedefleri mevcut olmalı ve araştırma projeleri için yeterli destek sağlanmalıdır. Tekrar ediyorum: Uzay programı; uydular ve gezegenler, fizik ve astronomi, biyoloji ve tıp üzerine gerçekten muhteşem araştırma çalışmalarına dahil olmak için harika fırsatlara sahiptir ve bilimsel çalışma motivasyonu ile heyecan verici gözlem fırsatları arasındaki reaksiyonu ve doğal olguları araştırma çabasını yürütmek için gerekli maddi desteği tetikleyen, neredeyse ideal bir katalizördür.

Amerikan hükümeti tarafından yönetilen, kontrol edilen ve finanse edilen tüm faaliyetler arasında, uzay programı; toplam ulusal bütçenin yalnızca %1,6’sını ve gayrı safi milli hasılanın binde 3’ünü [yüzde 1’inin üçte birini] tüketmesine rağmen, kesinlikle en görünür ve muhtemelen en çok tartışılan faaliyettir. Ama uzay programı, yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve temel bilimlerdeki araştırmalar için bir uyarıcı ve katalizör olma konusunda rakipsizdir. Bu açıdan uzay programının, üç veya dört bin yıldır üzücü bir şekilde savaşların katalize ettiği bir işlevi üstlendiğini bile söyleyebiliriz.

Uluslar, bomba atan uçak ve roket filolarıyla rekabet etmek yerine, Ay’da yolculuk yapan uzay gemileriyle rekabet ederse, ne kadar insanın acı çekmesinden kaçınılabileceğini bir düşünün! Bu rekabet, parlak zaferler için vaatlerle doludur, ancak yenilmişler arasında intikam ve yeni savaşlardan başka bir şey doğurmayan acı bir kadere de yer bırakmaz.

Uzay programımız bizi dünyamızdan uzaklaştırıp Ay’a, Güneş’e, gezegenlere ve yıldızlara götürüyor gibi görünse de, bu gök cisimlerinin hiçbirinin uzay bilimcileri tarafından Dünya’mız kadar ilgi ve çalışma bulmayacağına inanıyorum. Uzay programları, Dünya’mızı daha iyi bir yer yapacak. Sadece yaşamı iyileştirilmek için uygulayacağımız tüm bu yeni teknolojik ve bilimsel bilgiler nedeniyle değil; aynı zamanda Dünya’mıza, yaşama ve insanlığa yönelik çok daha derin bir minnet duygusu geliştireceği için.

Aşağıdaki fotoğraf, 1968 senesinin Noel’inde Ay’ın etrafında turlayan Apollo 8’den çekilen bir Dünya fotoğrafıdır. Uzay programının şimdiye kadarki tüm harika sonuçları arasında bu, en önemlisi olabilir. Bu fotoğraf, Dünya’mızın sonsuz boşluktaki en güzel ve en değerli ada olduğunu gösterdi bize ve yaşamak için uzayın hiçliğiyle donatılmış olan gezegenimizden başka yer olmadığını da gösterdi.

Daha önce hiç bu kadar çok insan, Dünya’mızın gerçekte ne kadar sınırlı olduğunu ve ekolojik dengesini kurcalamanın ne kadar tehlikeli olacağını anlamamıştı. Bu fotoğraf ilk yayınlandığından beri, günümüzde insanın karşılaştığı ciddi sorunlara dair daha yüksek sesler çıkmaya ve daha gür uyarılar kendini belli etmeye başladı: kirlilik, açlık, yoksulluk, kentsel yaşam, gıda üretimi, su kontrolü, aşırı nüfus. Tam da erken dönem uzay çağının bize kendi gezegenimize ilk iyi bakışı sağladığı bir zamanda, bizi bekleyen muazzam görevleri görmeye başlamamız, kesinlikle tesadüf değildir.

Çok şükür ki, uzay çağı sadece kendimizi görebileceğimiz bir ayna tutmakla kalmıyor, aynı zamanda bize teknolojileri, mücadeleyi, motivasyonu ve hatta bu görevlere korkusuzca saldırmak için bir iyimserlik sağlıyor. Uzay programımızda öğrendiklerimizin, Albert Schweitzer’in “Geleceğe kaygıyla, ama umutla bakıyorum.” derken aklındaki şeyi tam olarak desteklediğine inanıyorum.

En iyi dileklerim, her zaman sizinle ve çocuklarınızla olacak.

Mars’a Nasıl Gideceğiz?

İnsanlık, 2038 yılına kadar, ABD önderliğinde Mars’a ayak basmaya hazırlanıyor. Ancak bu hiç de kolay bir iş değil. Çok sayıda bilim, mühendislik, eğitim, teknoloji, vb. sahadaki girişimcinin, mühendisin, bilim insanının aralıksız ilgisini, dikkatini ve emeğini gerektiriyor. Birçok organizasyon buna yönelik çalışmalara başladı, SpaceX’in her geçen gün artan başarılarını duyuyoruz. Fakat bunlar yeterli değil, çok daha fazlasına ihtiyacımız var. 

Bu nedenle sizler için, Mars’a ayak basmak için ihtiyacımız olan teknolojilerin kısa bir listesini barındıran bu görseli düzenledik:

Her Şey, Mars’ta Makina İşgali ile Başlayacak!

İnsanlar olarak Mars’a 1960 senesinden 2014’e kadar 51 adet görev düzenledik. 24 tanesi ABD tarafından düzenlendi ve 18 tanesi başarıyla sonuçlandı. 21 tanesi Sovyetler/Rusya tarafından düzenlendi ve sadece 3 tanesi kısmen başarıyla sonuçlandı. Geri kalanların 1 tanesini Çin, 3 tanesini Avrupa Uzay Ajansı, 1 tanesini Japonya, 1 tanesini Hindistan düzenledi. Tüm bu denemeler arasında Hindistan, %100 başarı (tek deneme, tek başarı) öne çıkıyor. Ancak kapsam ve strateji bakımından açık ara bir ABD üstünlüğü söz konusu. Çünkü ABD’nin başarılı 18 görevinden 4 tanesi Mars yüzeyine indirildi. ABD haricinde Mars’ın yüzeyine araç indirebilen hiçbir uzay ajansı veya ülke bulunmuyor. 

Sovyetler’in 4 Kasım 1962’deki 2MV-3 No.1 aracı kalkışta arıza verdi ve görev başarısızlıkla sonuçlandı. 19 Mayıs 1971’de Mars 2, 28 Mayıs 1971’de Mars 3, 5 Ağustos 1973’teki Mars 6 ve 9 Ağustos 1973’teki Mars 7 araçlarının tamamı Mars yüzeyine inmek için görevlendirilmişti; ancak asla Mars’a ulaşamadılar. Avrupa Birliği’nin 2 Haziran 2003’teki Beagle 2 araçları da Mars yüzeyini hedefliyordu; ancak başarılamadı. 

2014 itibariyle en güncel başarılar ise 18 Kasım 2013’te NASA’nın gönderdiği MAVEN, 5 Kasım 2013’te Hindistan’ın ISRO ajansının gönderdiği Mangalyaan uyduları. İkisi de Mars yörüngesinde dönüyor. En son olarak başarılı bir şekilde yüzeye inen araç ise 26 Kasım 2011’de ABD tarafından fırlatılan Curiosity (Merak) uzay aracı. 

2020 itibariyle Mars yüzeyinde aktif olarak görev yapan tek araç bulunuyor: Curiosity. Yakın dostu Opportunity, ne yazık ki 13 Şubat 2019’da son sinyalini gönderdi. 2014 itibariyle Mars yörüngesinde aktif olan 5 uydu, iletişimin yitirildiği 6 uydu bulunuyor.

Sonuç

Uzay programlarının önemi anlatmakla, saymakla, idrak etmekle bitmez. Sadece düşünün… 8 gezegene ev sahipliği yapan, ufak bir yıldızın sistemi içerisindeyiz. Sadece Samanyolu Sistemi içerisinde, yaklaşık 200.000.000.000 yıldız olduğu düşünülüyor. Evren’de bu galaksilerden 100 ila 500 milyar arasında değişebilen sayıda galaksi olduğu düşünülüyor; ancak bunu şimdilik bir kenara bırakalım, oralara gitme olasılığımızı düşünmeye bile gerek yok şu anda. Sadece Samanyolu Galaksisi’ne odaklanalım: 200 milyar yıldız! Bu yıldızların içerisinde sadece 500 tane sistem tanımlayabildik. Yani oradaki yıldızların neredeyse hiçbirinin etrafında dönen gezegenleri tanımıyoruz, bilmiyoruz, herhangi bir fikrimiz yok. Belki “burnumuzun dibinde”, üzerinde yaşam fışkıran gezegenler var. Belki bazı gezegenler bol miktarda sudan oluşuyor! Kim bilir? Birkaç on yıl içerisinde tamamen yok olabilecek doğal kaynaklarımızı yenileyebileceğimiz trilyonlarca “evren”, oralarda bir yerde bizi bekliyor.

Mars’a gitme isteğimiz sadece Mars’a ulaşmamızı sağlamayacak, geleceğin teknolojilerini de mümkün kılacak. Bizler, Türkiye olarak ya bu yarışın bir parçası olacağız, ya da tüm Dünya geleceğe atılırken arkalarından bakacağız.

Bilimle kalın, heyecanlı kalın.

Yararlanılan Kaynak:

https://evrimagaci.org/kizil-gezegen-marsa-neden-gitmeliyiz-7661

SpaceX Haberleşme Uydusunu bu gece yörüngeye taşıyacak…! (SpaceX’ launch… this midnight…!)

SpaceX Haberleşme Uydusu Nilesat 301’i bu gece gönderiyor…

Mısır’ın bir Haberleşme Firmasına ait olan bu uydu, bu gece yarısı (21:04 GMT; TSİ 24:04’te) fırlatılacak…!

Bu uçuş için canlı yayımın fırlatılış saatinden 10 dakika kadar önce başlatılması bekleniyor… 

Yararlanılan Kaynak:

https://www.space.com/spacex-nilesat-launch-rocket-landing

‘İstilacılar’…Samanyolunda da mevcut…! (‘Invaders’… are available in the Milky Way, also…!)

Komşu-Uzaylılar…(Temsili). (Kaynak: Devrimb via Getty Images; space.com)

Brandon Specktor’un Space.com’da, 2 Haziran 2022’de yayımlanan bir haberinde, yeni bir araştırmaya göre, Samanyolunda (en az) dört ‘düşman- medeniyet’in mevcut olabileceğinin ileri sürüldüğü duyuruldu…!

Astronomlar, Samanyolunda potansiyel olarak-yaşam barındırabilir milyonlarca gezegenin mevcut olabileceğini hesaplıyor… Bu gezegenlerden yaklaşık dört adedi ‘Dünyayı istilayı düşünen/düşünebilecek ‘kötü niyetli’ medeniyet barındırıyor olabilir…! Yayımlanmak için başvurusu yapılan ve ‘arXiv’ veri tabanına kaydı yapılan bir araştırma makalesi bunu söylüyor…

Gökadamızda başka bir *’Akıllı Medeniyetin’ varlığından haberdar olduğumuzda sevinmeli miyiz…? Bu ‘Akıllı Medeniyetler’ Dünyayı ele geçirmeye çalışabilir mi…? Bilim İnsanlarının cevaplaması gereken bir başka soru…?

Araştırmacı Alberto Caballero (University of Vigo; İspanya) bu soruya cevap arayanlardan…

Caballero, bir astrofizikçi olmayarak, 1915-1922 döneminde, başka devletleri işgale kalkışan devletler üzerine bir araştırma yapmış…!

195 ülkeden (ABD, 14 teşebbüsle başta olmak üzere) ellibirinin, bu tanım kapsamına girecek, ‘saldırgan’ bir davranış gösterdiğini belirlemiş…

Caballero, her bir ülkenin askeri harcamalarını ve bu sahadaki hazırlıklarını dikkate alan ‘saldırganlık olasılığı’nı da hesapladıktan sonra, ‘İnsanların/İnsanımsıların’ başka bir gezegeni istila etme olasılığını %0.028 olarak belirlemiş…! (Bu hesapta, İnsanların, günümüz teknolojisiyle, henüz, yıldızlararası yolculuk yapamayacağı ve bu yolculuğu mümkün kılacak teknolojinin, bugünkü hızla, ancak, 259 yıl kadar sonra gerçekleştirilebileceği hususu da hesapta dikkate alınmış…)

2012’de gerçekleştirilen ve ‘Journal Mathematical SETI‘ de yayımlanan bir araştırmada, Samanyolunda 15,785 ‘Akıllı Medeniyetin’ varolabileceği hesaplanmıştı…

Caballero’nun hesaplamasına göre, henüz yıldızlararası yolculuk yapma seviyesine ulaşamamış ‘Akıllı Medeniyetlerden’ en az dördü Dünyayı istila etmeyi planlıyor olabilir…!

Caballero, ayrıca, Dünyanın istila olasılığının, Dünyaya ‘yıkıcı’ bir asteroid çarpma olasılığından çok daha küçük olduğunu söylemiş…(Rahat uyuyabilmemiz için olsa gerek…!)

Yine de, bu (olası) ‘İstilacılar’ın ‘Dünyadaki (olası) ‘fikirdaşlarıyla’ işbirliği yapmaları durumu hesapları değiştirebilir…; bu ‘istila olasılığını’ hızla artırabilir…

Son yüzyıl gösterdi ki, bu ‘Haçlı Seferine’ (içten) katılmak isteyecekler yeterince mevcut…; değil…mi ?

Yararlanılan Kaynak:

https://www.space.com/malicious-alien-civilizations-odds

Kaptan’ın ‘…’liği…! (An unprofessional Captain…!)

Kaza, 21 Ağustos 2019’da, Orville’de (Kaliforniya) meydana gelmişti…

Cessna Citation 560 XL tipi bir uçak kalkış koşusunda (rule), ‘kalkıştan vazgeçme kararı’ uygulamasında pistten çıkarak yanmıştı… Meydana gelen bu kazada uçakta bulunan iki Pilot ile sekiz yolcu yaralanmadan kurtulmuştu…

Bu kazanın meydana geldiği gün, bu kazada, uçağın Park Freni Sisteminin katkıda bulunduğu hususu az çok tahmin edilmekteydi…

Pilot Yuan Browne, yukarıdaki videoda bu kazanın nasıl meydana geldiğini-NTSB Kaza İnceleme Raporuna dayalı olarak-detaylı bir şekilde anlattı…

Bu kazanın NTSB tarafından/koordinesinde incelenmesi üç yıl kadar sürdü…. Bu, normal inceleme süresini biraz ‘fazla aşan’ bir durum…; uçak enkazının elde mevcut olduğu, Pilotların hayatta olduğu, Uçuş Veri Kaydedicilerinin (özellikle de Kokpit Ses Kaydedicisinin/kaydının) elde mevcut olduğu dikkate alındığında…!

*

*Uçak Pist içindeyken, son kontrollar yapılacak…Pilot, Radır sistemi kontrolu öncesinde Park Frenini devreye sokuyor (çekiyor)…

*Bu esnada, Hava Meydanının kısıtlı olanakları sebebiyle, Uçuş İzninin telefonla alınması gerekiyor…; Yardımcı Pilot bu görüşmeyi yapmakta…Kaptan Pilotun Park Frenini devreye soktuğundan habersiz…!

*Kalkış için motorların devri yükseltildiğinde (gaz açıldığında) yardımcı Pilot uçağın hızlanmasındaki ‘yavaşlığı’ farkediyor ve Kaptan’a bildiriyor…

*Kaptan, durumdan rahatsız olmamış görünerek, kısaca, ‘Kalkışa Devam’ talimatını veriyor/beklentisini belli ediyor…

*Gecikerek de olsa uçağın hızı ‘Burun Kaldırma Hızına’ (Rotation) ulaşıyor… Fakat, uçağın havalanması mümkün olamıyor…!

*Ancak ‘uyanan’ Kaptan Pilot kalkıştan vazgeçerek (abort) uçağı pist içinde durdurmaya çalışıyor…

*Ancak, frenleme için yeterli Pist mesafesi kalmadığından, uçak toprak sahaya çıkıyor…; İniş Takımları kırılarak…

*Uçak kuru-otlu toprak sahada durduğunda sağ motoru halen çalışmakta…Yanan otlar uçakta da yangın başlatıyor…!

*Kaptan Pilot, Yardımcı Pilotun ikazıyla, çalışmakta olan motoru durduruyor…!

*Neyse ki, Pilotlar yolcuları tahliye edebiliyor…; yaralanan yok…

*Bu kazanın inceleme sürecinde, kaptan Pilotun ifadesi ile ‘kaza inceleme bulguları’ pek uyuşmuyor…; Kaptan Pilot olayları farklı hatırlıyor…; neyse ki Kokpit Ses Kaydedicisinden, Kokpitte yaşananlar yeterince net olarak anlaşılabiliyor…

*

Bu uçakta, Park Freninin ‘çekili/devrede’ olduğuna dair bir gösterge mevcut değil…!

*Uçuş Öncesi Kontrol Listesinde de (Çeklist) Park Frenlerinin kalkış rulesi/koşusu öncesinde kontrolu hususunda da bir ikaz/kontrol maddesi yok…!

*Yine de, Havacılıkta, Uçuş Öncesi Brifing, Kontrol Listesi maddelerinin sesli okunması ve bu işlemleri yerine getirenin (uçağı kullanacak pilot) işlem sonucunu sesli bildirmesi… gibi kurallar mevcut…!

*Kaptan Pilot, genel Kokpit İçi Kurallara yeterince uymadığı gibi, Yardımcı Pilotun ‘hızlanma’ hususundaki ikazını da dikkate almıyor…! Adam…’kafaya koymuş’…gidecek…!

*

Atalarımız…: “Tahsil cehaleti alır, (ancak) ‘Kaptanlık’ baki kalır”…demiş…!

CANLI…! (LIVE…!)

Blue Origin, bugün, 4 Haziran 2022, Saat (TSİ) 16:30’da, Newshepard 21’i yörünge altı yolculuğa çıkaracak…!

Bu beşinci ‘insanlı’ (turistik) uçuşta Evan Dick ; Katya Echazarreta; Hamish Harding, Jaison Robinson, Victor Vescovo, ve Victor Correa Hespanha yer alıyor…

Bu uçuş Mayıs ayı için planlanmış, ancak, bir arıza sebebiyle ertelenmişti…